Künye   |  Bize Ulaşın   |  Giriş Sayfam Yap   |  Sık Kullanılanlara Ekle
Oral ÇALIŞLAR

RADİKAL

Oral ÇALIŞLAR

oralcalislar@gmail.com

22 Eylül 2009
font boyutu küçülsün büyüsün


Ezen ulus milliyetçiliği, ezilen ulus milliyetçiliği


Ezilen ulus milliyetçiliği ile ezen ulus milliyetçiliğinin aynı şekilde değerlendirilip değerlendirilemeyeceği, siyaset teorisinin uzun zamandan beri tartışmakta olduğu bir konu. Bu konu, özellikle  Marksist literatürde yoğun şekilde tartışılmıştır. Ezilen ulus milliyetçiliği kavramının marksist teori açısından  ne gibi bir yere oturduğu, marksist teorinin bu kavramı ne oranda benimsediği gibi tartışmalara bu noktada girmek istemiyorum.
Lenin “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı”nı tartışırken bu konuda birtakım tezler öne sürmüştü. Lenin’in yaklaşımının özü şuydu: ‘Ezen ulus milliyetçiliğiyle, ezilen ulus milliyetçiliğine aynı doğrultuda yaklaşamayız, bunlara eşit mesafede duramayız’. Lenin’in bu konuya olan özel ilgisinin nedeni, Sovyetler Birliğini oluşturan milliyetlerin ayrılma talebini de içeren milliyetçi taleplerine karşı izlenecek olan politikanın formüle edilmesinin gerekiyor oluşuydu.
Değişik uluslardan, onların oluşturduğu özerk cumhuriyetlerden oluşan bir devlet olan Sovyetler Birliği’nin kurucusu olan Lenin, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını, bir “ayrılma hakkı” olarak kabul etmiş, “eğer bir ulus ayrılmak istiyorsa, bu onun hakkıdır” diyerek noktayı koymuştu.
Sovyetler Birliği’ndeki uygulamaların ulusların kendi kaderlerini tayin hakkına ne kadar saygılı davranmış oldukları sorusunu elbette ki çok olumlu şekilde yanıtlamak zor. Özellikle Stalin dönemi, Sovyetleri oluşturan uluslar açısından korkunç baskıcı ve en temel hakları ortadan kaldırıcı niteliktedir. Stalin’in bütün bu vahşi, insanlık dışı uygulamaları ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını savunan makaleler ve kitaplar yazan bir birey olarak gerçekleştirmiş olması, duruma acı bir ironi katmaktadır.
Lenin, ayrılma hakkını, “boşanma hakkı”na benzetir. Boşanma hakkı çiftler için bir temel haktır.Ancak bir insanın boşanma hakkına sahip olması, onun ille de boşanacağı,  boşanması gerektiği anlamına gelmez. Lenin, ‘ben ulusların birbirinden ayrılmasından yana değil, tam tersine birleşmesinden yanayım’ der. ‘Birliği oluşturan uluslardan birisi ayrılmak isterse yani bu hakkını kullanmak isterse ayrılır’ diyerek de, tezinin ayrımcı değil, birleştirici olduğunu özellikle vurgular.
***
Sosyalist ülkelerdeki deneyimlerin, ulusların bir arada yaşaması açısından pek parlak sonuçlar verdiği söylenemez. Sovyetleri oluşturan cumhuriyetler de, Yugoslavya’yı oluşturan özerk yönetimler de birliklerini koruyamadılar. Yugoslavya deneyimi, değişik ulusların bir arada yaşaması bağlamında çok dramatik bir örnek oluşturdu. Egemen ulus olan Sırpların yöneticileri, Yugoslavya’da, üstelik de sosyalizm adına ezen ulus milliyetçiliği yaptılar, on binlerce insanın ölümüne neden olan ‘etnik temizlik’ hareketinin sorumluları haline geldiler.
Başka yerlerde yaşanmış olan deneyimleri incelemek faydasız değildir. Tabii, arada benzerlik olması, aynı olayların tekrarlanmak zorunda olduğu anlamına gelmemektedir. Türkiye’nin koşullarıyla başka bölgelerin koşulları arasında benzerlikler de farklar da vardır. Yaşanmış deneyimler ve onlardan yola çıkılarak oluşturulmuş olan teorilerin daha sonraki dönemler ve başka toplumlar için ne oranda ipucu verdikleri tartışılabilir. Ne olursa olsun, farklı tarihi koşulların, farklı tarihsel gelişmelerin, farklı coğrafyaların vb. ürünü olan deneyimlerin, ‘bugün’ ve ‘burada’ yaşadıklarımızı daha sağlıklı şekilde algılamamıza ve daha doğru öngörülerde bulunmamıza katkıda bulunma olasılığının küçümsenmemesinde yarar vardır.
“Ezen ulus milliyetçiliği” ile “ezilen ulus milliyetçiliği”nin aynı şeyler olmadığını, ikisine aynı mesafede yaklaşmamızın mümkün olmadığını söyleyen Lenin’in sözlerine geri dönelim...
Türk milliyetçiliği, ezen ulus milliyetçiliğidir. Egemen ulusun milliyetçiliği olduğu için asıl hegemonyacı olan milliyetçiliktir. Kürt milliyetçiliği ise, varlığı inkâr edilen bir kimliğin haklı tepkilerini içinde barındırdığı için Türk milliyetçiliğiyle aynı kriterlerle değerlendirilemez.
“Kendi ana dilimi öğrenmek istiyorum, devletin benim bu talebime destek vermesi gerekir” diyen Kürtle, “Ne varmış Kürtçe’de, Türkçe’yi öğrensinler, Kürtçe öğrenirlerse bu ülke bölünür” diyen Türk milliyetçiliği arasında ciddi bir içerik farkı vardır. İnkar ve imha siyasetiyle Kürtleri zorla Türkleştirmek isteyen Türk milliyetçiliğiyle, buna karşı koyan ve direnen Kürt milliyetçiliğinin aynı şey olmadığının algılanması aslında çok da zor olmamalıdır.
Bu değerlendirmelerden, ‘bazı milliyetçilikler iyidir, bazıları kötüdür’ gibi bir sonuç da çıkarılamaz. Milliyetçilik, içinde başka ulusları ve halkları dışlayan, onları düşman gören bir boyut taşıyan bir ideolojidir; bu nedenle de, barışı, huzuru, çağdaş değerleri ve insan haklarını benimseyen bir dünya görüşünün içinde herhangi bir yerinin olması söz konusu değildir.
Bununla birlikte, milliyetçilikler arasında da farklılıklar saptanabildiğini, ayrımlara gidilebildiğini, farklı ekollerin bu konulara ilişkin farklı değerlendirmelerinin ve tutumlarının olduğunu, tarihte bu konularda birçok farklı tartışmanın yapılmış ve birçok farklı sonuca varılmış olduğunu göz ardı etmemekte büyük yarar vardır.













yorumlayorum ekle




Yorumlar


  henüz yorum yok